Karar verdim. Bu havalar beni manik depresif yapıyor arkadaş. Ruh halim dalgalı, yer yer poyraz, karayel, aynı anda günlük güneşlik.
Şu içimdeki iki kişinin kavgasını susturamıyorum. Biri huzurlu olan, hiçbir şeyden korkmayan, hep desteklenildiğini, korunduğunu bilen ve beni hep dengede tutan taraf. İçimdeki ses. Öz dedikleri bu herhalde. Hani mutlak mutluluğu yaşayan ve yayan şey.
Diğeri beni resmen bacağımdan çekiyor. Bugün kavga ettim onunla. “Kes sesini” diye bağırdım. Göğsüme bir ağırlık çöktü. Baş etmek mümkün değil.
Şu ego denen şey, bildiklerini şaşırtıyor insana. Üstelik de sadece kendi egomuz değil başa çıkmaya çalıştığımız. Etrafımızdaki herkes egosunu gezmeye çıkartmış, çalışırken, yürürken, uyurken, konuşurken hep birlikte takılıyor. Onlar da çekiştiriyor bacağımdan.
Ne güzel demiş Usui,
“Sadece bugün kızma
Sadece bugün kaygılanma
Anneni babanı öğretmenlerini ve yaşlıları onurlandır
Geçimini dürüstçe kazan
Tüm canlı varlıklara şükran göster”
Kalkıp yemekten artan etleri, içimde şükran duygusu ile, bahçelerde dolaşan köpek için dışarıya bıraksam dengeye gelir miyim?
Deneyelim…
reiki etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
reiki etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
30 Mart 2010 Salı
19 Şubat 2010 Cuma
Duymak
Çok sıkıcı olacağını biliyordu toplantının. Her biri ikişer saat süren 4 seans izlemesi gerekiyordu. Etrafını saran ciddi ve mizah duygusunu gelmeden önce ofis dolaplarına kilitlemiş yaklaşık otuz kadar adam, Fransa’ dan geldiğini duyunca güzel ve cana yakın olmasını beklediği ama hayal kırıklığına uğradığı bir kız ve eskiden tanıdığı ama pek yakın olmadığı birkaç arkadaşı ile bütün günü geçirecekti. Sessiz, itirazsız, dikkatle dinlemeye adamalıydı kendini. Aslında yerinde durmak, durağan kalmak ona göre değildi. Üstelik de konu onun yatırım yapıp odaklanabileceği bir alan da değildi. Toplantı başlarken “Niye geldim ben bu toplantıya?” duygusu üstüne gelip yapıştı. Mümkün olduğunca arkalarda bir yer araştırdı. Ama toplantıyı organize edenler ve konuşmacılar arkaları doldurmuştu. Mecburen ortaya oturdu. Bu kadar adam için bu salon küçük ve havasız değil miydi? Yanındaki İngiliz akşamdan kalma, bira kokuyordu hala. Uyanamamış gibiydi, hatta belki yüzünü bile yıkamamıştı gelirken. Öbür yanındaki Avusturyalı ise sürekli onun yazdıklarına bakıyordu, sanki anlayacakmış gibi. Belki kendi dili ile benzer kelimeleri yakalamaya çalışıyordu, ama ne anlamsızdı… Sorsaydı söylerdi zaten ne yazdığını. Yazımdan karakter analizi yapıyor veya benimle konuşmak için fırsat yaratmaya çalışıyor olabilir diye düşündü. Tekrar kendini toparlayıp konuşmacının kötü İngilizcesi ile gevelediği sunuma odaklandı. Burası sosyalleşmek için seçilebilecek en kötü yer ve zamandı.
Bu gün böyle geçmeyecekti ve hatta yarını da vardı daha. Bir yol bulmalıydı. Gözleri yanmaya uykusu gelmeye başlamıştı. Üstelik de konuşan adamı anlamak gerçekten zordu. Birden reiki geldi aklına. Algılarının açılması, konuları anlayabilmesi, odaklanabilmesi ve doğru ve yararlı yorumlar getirebilmesi için, kendisine reiki yapmaya karar verdi. Elini midesine koydu. Eli ısınmaya başladığında sıkıntısının hafiflediğini, çekilmez gibi gelen saatleri umursamadığını fark etti. Daha devam etmeliydi. Daha çok reiki yapmalıydı. “Hatta hedefi büyütelim,” dedi. “Bu toplantının ışıldayan kısmı ben olayım, madem başkasında umut yok, o zaman ben ışıldayayım, kendi ışığımı yayayım.” Işıldamak istiyordu.
Birden aklına Zehra geldi. Daha dün İstanbul’ dan ayrılmadan önce görmüş olmasına rağmen, onu çok özlediğini düşündü. Aklına onun son zamanlarda yaşadığı sıkıntılar, üzüntüler ve çalkantılar geldi. Bazen her şey bir anda insanın üzerine yürür, bu durumda Zehra’ nın bu yükleri nasıl taşıdığına hayret ediyor ve saygı duyuyordu. “Bu güçlü kızın biraz daha güce ihtiyacı var,” dedi kendi kendine. Reikinin birazını ona yönlendirmeye karar verdi. Ne de olsa kaynak sonsuz ve kullanımı serbestti. Öyle lisans parası işlemiyordu sattığı yazılımlar için olduğu gibi, tıkır tıkır. Zehra’ ya reiki yollamaya başladı, yerine ulaşacağını, onun günlük kaygılarını azaltacağını umarak. 15 dakika daha geçti. Toplantı kendisi için verimli bir hale dönmüştü. Zehra’ ya SMS atmaya karar verdi. “Benden reiki istedin, ben de 15 dakikadır yolluyorum. Tadını çıkart canım.” Niye bu cümleyi kurduğunu bilmiyordu. İçinden öylesine gelen binlerce cümleden biriydi. Çoğunu bekletmez, ifade ederdi. Özellikle iyi bir şey ise, karşısındakinin bunu duymayı hak etmiş olduğuna inanırdı. Sonra yine toplantıya verdi dikkatini, soruları dinledi, sorular sordu, cevapları tartıştı. Bir anda sesi kısık telefonunun ışığının yanıp söndüğünü fark etti. SMS gelmişti Zehra’ dan. “Nasıl mümkün olabilir??? İnanamıyorum!!! Az önce senin masana geldim. Yerinde olmadığını görünce, nasıl ihtiyacım oluyor pozitif enerjisine bazı insanların dedim. Sen bunu nasıl hissettin ve bana istedin diye SMS atabildin?”
Şaşırmıştı. Bu yaşadıkları telepati çok uç bir şeydi. Normalde birine reiki yolladığında alıcı bunu hissedebiliyordu. Ama alıcının talebini iletmesi ve onun bunu hissetmesi başka bir durumdu. Arada bazı insanlar için “reiki yollamalıyım” düşüncesi belirirdi. Bazıları için bu istek öyle güçlü oluyordu ki, kalbi hızlanıyor ve reikinin ellerinden oluk oluk aktığını hissetmeden sakinleşemiyordu. Ama bunları o insanlara önem verdiğine, onların iyiliklerini istediğine yorumluyordu. Demek ki, birdenbire aklına düşen reiki talepleri doğru idi. Alıcılar güçlü bir şekilde bunu talep ediyor olmalıydılar. Ve o bunları hissedebiliyordu. Kesinlikle sezgilerini dinlemek, onlara duymazdan gelmemek gerekiyordu. Böylece dostları ile arasındaki şu görünmez iletişim daha zengin bir hale dönüşecekti. Çok mutlu ve huzurlu hissetti kendini. Ellerinde bir mucize vardı ve onun sayesinde kendi mucizesini deneyimleyebiliyordu. İlk bölümün sonuna kadar Zehra reikiyi aldı…
Mola verildiğinde bir kahve almak için dışarıya çıkıyordu. Eski arkadaşlarından biri ona selam verdi. Gülümseyerek karşılık verdi. Yanından daha uzaklaşmadan arkadaşı arkasından seslendi. “Hey, you are sparkling today!” Döndü, gülümsedi tekrar, el salladı aceleyle ve kahve makinasının başına gitti. Kahveyi alırken düşündü. “Ne dedi bana bu adam? Sparkling? Yani ‘ışıldıyorsun’ dedi… Bana ‘ışıldıyorsun’ dedi!”
Bu gün böyle geçmeyecekti ve hatta yarını da vardı daha. Bir yol bulmalıydı. Gözleri yanmaya uykusu gelmeye başlamıştı. Üstelik de konuşan adamı anlamak gerçekten zordu. Birden reiki geldi aklına. Algılarının açılması, konuları anlayabilmesi, odaklanabilmesi ve doğru ve yararlı yorumlar getirebilmesi için, kendisine reiki yapmaya karar verdi. Elini midesine koydu. Eli ısınmaya başladığında sıkıntısının hafiflediğini, çekilmez gibi gelen saatleri umursamadığını fark etti. Daha devam etmeliydi. Daha çok reiki yapmalıydı. “Hatta hedefi büyütelim,” dedi. “Bu toplantının ışıldayan kısmı ben olayım, madem başkasında umut yok, o zaman ben ışıldayayım, kendi ışığımı yayayım.” Işıldamak istiyordu.
Birden aklına Zehra geldi. Daha dün İstanbul’ dan ayrılmadan önce görmüş olmasına rağmen, onu çok özlediğini düşündü. Aklına onun son zamanlarda yaşadığı sıkıntılar, üzüntüler ve çalkantılar geldi. Bazen her şey bir anda insanın üzerine yürür, bu durumda Zehra’ nın bu yükleri nasıl taşıdığına hayret ediyor ve saygı duyuyordu. “Bu güçlü kızın biraz daha güce ihtiyacı var,” dedi kendi kendine. Reikinin birazını ona yönlendirmeye karar verdi. Ne de olsa kaynak sonsuz ve kullanımı serbestti. Öyle lisans parası işlemiyordu sattığı yazılımlar için olduğu gibi, tıkır tıkır. Zehra’ ya reiki yollamaya başladı, yerine ulaşacağını, onun günlük kaygılarını azaltacağını umarak. 15 dakika daha geçti. Toplantı kendisi için verimli bir hale dönmüştü. Zehra’ ya SMS atmaya karar verdi. “Benden reiki istedin, ben de 15 dakikadır yolluyorum. Tadını çıkart canım.” Niye bu cümleyi kurduğunu bilmiyordu. İçinden öylesine gelen binlerce cümleden biriydi. Çoğunu bekletmez, ifade ederdi. Özellikle iyi bir şey ise, karşısındakinin bunu duymayı hak etmiş olduğuna inanırdı. Sonra yine toplantıya verdi dikkatini, soruları dinledi, sorular sordu, cevapları tartıştı. Bir anda sesi kısık telefonunun ışığının yanıp söndüğünü fark etti. SMS gelmişti Zehra’ dan. “Nasıl mümkün olabilir??? İnanamıyorum!!! Az önce senin masana geldim. Yerinde olmadığını görünce, nasıl ihtiyacım oluyor pozitif enerjisine bazı insanların dedim. Sen bunu nasıl hissettin ve bana istedin diye SMS atabildin?”
Şaşırmıştı. Bu yaşadıkları telepati çok uç bir şeydi. Normalde birine reiki yolladığında alıcı bunu hissedebiliyordu. Ama alıcının talebini iletmesi ve onun bunu hissetmesi başka bir durumdu. Arada bazı insanlar için “reiki yollamalıyım” düşüncesi belirirdi. Bazıları için bu istek öyle güçlü oluyordu ki, kalbi hızlanıyor ve reikinin ellerinden oluk oluk aktığını hissetmeden sakinleşemiyordu. Ama bunları o insanlara önem verdiğine, onların iyiliklerini istediğine yorumluyordu. Demek ki, birdenbire aklına düşen reiki talepleri doğru idi. Alıcılar güçlü bir şekilde bunu talep ediyor olmalıydılar. Ve o bunları hissedebiliyordu. Kesinlikle sezgilerini dinlemek, onlara duymazdan gelmemek gerekiyordu. Böylece dostları ile arasındaki şu görünmez iletişim daha zengin bir hale dönüşecekti. Çok mutlu ve huzurlu hissetti kendini. Ellerinde bir mucize vardı ve onun sayesinde kendi mucizesini deneyimleyebiliyordu. İlk bölümün sonuna kadar Zehra reikiyi aldı…
Mola verildiğinde bir kahve almak için dışarıya çıkıyordu. Eski arkadaşlarından biri ona selam verdi. Gülümseyerek karşılık verdi. Yanından daha uzaklaşmadan arkadaşı arkasından seslendi. “Hey, you are sparkling today!” Döndü, gülümsedi tekrar, el salladı aceleyle ve kahve makinasının başına gitti. Kahveyi alırken düşündü. “Ne dedi bana bu adam? Sparkling? Yani ‘ışıldıyorsun’ dedi… Bana ‘ışıldıyorsun’ dedi!”
1 Şubat 2010 Pazartesi
Dünya ne üzerinde dönüyor?
Kitap hayata bakış açımızı değiştirir mi? Benim değiştirdi, sizi bilmem.
Reenkarnasyon konusunda daldım son zamanlarda. Bazı insanlarla geçmiş hayatlarımdan taşıdığım karmik ilişkilerin bugünümü yönlendiriyor olabileceğine dair bir uyarı aldım bir dostumdan. Karma Tarkan’ ın o güzelim albümü olmaktan daha fazla anlam taşıyor olabilirdi. Okuyalım bakalım diye aldım “Karma ve Tekrardoğuş” isimli kitabı. Tabii böyle şeylerin ispatı yok. Masal kitabı okur gibi okudum çoğu yerini. Çünkü bu zamana kadar bana verilen tüm inançlara ters. Her ne kadar Mevlana tekrardoğuş ile ilgili birçok söz ediyor olsa da ben yarım yamalak bilgimle şu anda bütünlüğe ulaşmaktan acizim. Öyle açım ki aynı anda iki üç kitabı takip ediyorum, onu da bileyim, bunu da öğreneyim, bunu da istiyorum… Yapmaya çalıştığım 1000 parçalık bulmacalara benziyor. Herhalde sentez zaman alacak. Ama biz buna takılamayız değil mi? Hedef önümüzde elbette ama yoldan da keyif almayı başarabilmek lazım.
Her neyse, inançlarıma ve şu ana kadarki bilgilerime ters olan bir şey okumaya başladığımda reddetmek yerine “benim bunda içselleştirmem gereken ne var” diye bakıyorum. Reiki’ yi çağırıyorum yardıma bazen. “Ey Reiki” diyorum, “Gel ve zihnimi bu kitaba açmama ve ondan faydalı şeyleri bulup çıkarmama yardım et.” İşe yarıyor olmalı, çünkü hayatım değişiyor.
Evet, konu kitap “Karma ve Tekrardoğuş”. Efendim karma şudur, budur, vs. Gerisindeki mantık güzel ama şimdi detaylara girmeyeceğim. Tek bir cümle aydınlattı beni, bir tek onu paylaşmak istiyorum.
“Dünya bizim tamamladığımız küçük görevlerimiz üzerinde döner.”
Vay, çok etkili bir cümle!
Kitap der ki, “insan karma üretecek davranışlardan kaçınmalıdır.” Bunun birkaç yolu var. Bunlardan birisi de işini sorgulamadan ve karşılık beklemeden en iyi şekilde yapmak. Hani elimize yapışan işler vardır ya, söyleniriz, istemeyiz, erteleriz…Yapın yahu, yapın gitsin. Yoksa dünya dönmeyecek, herkes böyle davranırsa...
Mesela ben… Otomatik pilota bağladım. Hiç sorgulamadan ve yaptığım işlerin etkisinde kalmadan pıt diye şapka değiştirebiliyorum artık. Ofise geliyorum, karmaşaya bir nefes egzersizi yaparak giriyorum. Basit ama etkisi güçlü. Nefes alırken dörde kadar say, verirken dörde kadar say, hepsi bu. Bu bana hiçliği hatırlatıyor. Bunun karşısında tüm zorluklar önemini, problemlerim etkisini, sıkıntılarım gücünü yitiriyor. Nesin ki sadece bir nefes… Hadi artık buraya bir amaç için geldin, başla bakalım… Niye alıyorsun ki o nefesi bunları yapmayacaksan. Aaa, bir de bakıyorum başlamışım tıkır tıkır çalışmaya. Arada kalbim sıkışınca “hadi bak dünya dönmeyecek, senin dünyan böyle dönse başkasınınki dönmeyecek, onunki dönmezse bir sonraki etkilenecek.” Hadi bakalım,tıkır tıkır… Cevaplanmış telefonum, mailim yok maşallah. Konuşmam gereken herkes aranmış. Dinlemem gereken herkes dinlenmiş.
Saat 17.30, kapa bakalım şalteri, yeni bir devre aç. Servise biniyorum. Kusura bakmayın o saat benim. Müzik dinlerim, kitap okurum, uyurum, kime ne. O benim lüksüm.
Eve girdiğim andan itibaren aşçıyım. Efe ne yer, Engin ne ister? Mutfaktayım, 15 dakikam var, bir şey hazırladım hazırladım, olmadı Efe geldi zaten, bitti… Oyun oynamak benim işim, yerlerde yuvarlanmak, beraber çizgi film izlemek, sohbet etmek, “faaliyet” yapmak… Efe benden bıkıp kendi kendine oynamaya çekilince ben gene otomatik pilota bağlıyorum.
Engin geliyor eve, e aynı şeyleri yemiyoruz hiç birimiz. Hepimizin ayrı menüsü var. Ona da tabağı hazırlanıyor. Arada oturuyorum elbette. 5 dakikalık nefes terapisi. Tekrar tıkır tıkır… Günle ilgili sohbet de var programımızda. Engin kızıyor bana haberler izlemiyorum diye. Dünyadan habersizmişim, uzayda yaşıyor gibiymişim. Ama eminim o da farkındadır ekstra stres yüklenmemiş, öfkeye bulanmamış, ümitsizliğe kapılmamış bir eşinin olması ona da fayda. Varsın cahil olsun, aman sinirli olmasın da… En azından anlattıklarını anlayabiliyorum da oradan kurtarıyorum.
Efe uyumuşsa saatinde, ne yapacağımı şaşırıyorum. Muhtemelen Engin kendini kaptırmıştır çalışmaya, veya okumaya. Ben boştayım. Ne yapsam bilemiyorum ki. Kitapları okumalıyım, evi toplamalıyım, dinlenmeliyim, şu blog işini de çıkardım başıma, 3 yeni DVD var seyret beni diye bakıyorlar. Acaba balkonda müzik mi dinlesem? Ya da her şeyi unutup reiki mi yapsam? Bu kararsızlığa devam etsem hiçbir şey yapamayacağım, birinden başlamalıyım.
Öyle önemli değil yaptıklarım. Basit şeyler… Uyumaya gittiğimde evim pırıl pırıl, ofisteki işler tertemiz yarını bekliyor olmuyor. E mükemmel olamam. Bir şeyler yapmış olmak hiçbir şey yapmamış olmaktan iyidir. Benim dünyam böyle dönüyor işte. Efe’ nin dünyasını besliyor, Engin’ in dünyasını, müşterilerimin, iş arkadaşlarımın, müdürlerimin, birilerinin birilerinin… Düşünme, yap, sızlanma, üşenme, şikayet etme, sadece yap, dünya senin yaptığın küçük işlerin üzerinde dönüyor.
Reenkarnasyon konusunda daldım son zamanlarda. Bazı insanlarla geçmiş hayatlarımdan taşıdığım karmik ilişkilerin bugünümü yönlendiriyor olabileceğine dair bir uyarı aldım bir dostumdan. Karma Tarkan’ ın o güzelim albümü olmaktan daha fazla anlam taşıyor olabilirdi. Okuyalım bakalım diye aldım “Karma ve Tekrardoğuş” isimli kitabı. Tabii böyle şeylerin ispatı yok. Masal kitabı okur gibi okudum çoğu yerini. Çünkü bu zamana kadar bana verilen tüm inançlara ters. Her ne kadar Mevlana tekrardoğuş ile ilgili birçok söz ediyor olsa da ben yarım yamalak bilgimle şu anda bütünlüğe ulaşmaktan acizim. Öyle açım ki aynı anda iki üç kitabı takip ediyorum, onu da bileyim, bunu da öğreneyim, bunu da istiyorum… Yapmaya çalıştığım 1000 parçalık bulmacalara benziyor. Herhalde sentez zaman alacak. Ama biz buna takılamayız değil mi? Hedef önümüzde elbette ama yoldan da keyif almayı başarabilmek lazım.
Her neyse, inançlarıma ve şu ana kadarki bilgilerime ters olan bir şey okumaya başladığımda reddetmek yerine “benim bunda içselleştirmem gereken ne var” diye bakıyorum. Reiki’ yi çağırıyorum yardıma bazen. “Ey Reiki” diyorum, “Gel ve zihnimi bu kitaba açmama ve ondan faydalı şeyleri bulup çıkarmama yardım et.” İşe yarıyor olmalı, çünkü hayatım değişiyor.
Evet, konu kitap “Karma ve Tekrardoğuş”. Efendim karma şudur, budur, vs. Gerisindeki mantık güzel ama şimdi detaylara girmeyeceğim. Tek bir cümle aydınlattı beni, bir tek onu paylaşmak istiyorum.
“Dünya bizim tamamladığımız küçük görevlerimiz üzerinde döner.”
Vay, çok etkili bir cümle!
Kitap der ki, “insan karma üretecek davranışlardan kaçınmalıdır.” Bunun birkaç yolu var. Bunlardan birisi de işini sorgulamadan ve karşılık beklemeden en iyi şekilde yapmak. Hani elimize yapışan işler vardır ya, söyleniriz, istemeyiz, erteleriz…Yapın yahu, yapın gitsin. Yoksa dünya dönmeyecek, herkes böyle davranırsa...
Mesela ben… Otomatik pilota bağladım. Hiç sorgulamadan ve yaptığım işlerin etkisinde kalmadan pıt diye şapka değiştirebiliyorum artık. Ofise geliyorum, karmaşaya bir nefes egzersizi yaparak giriyorum. Basit ama etkisi güçlü. Nefes alırken dörde kadar say, verirken dörde kadar say, hepsi bu. Bu bana hiçliği hatırlatıyor. Bunun karşısında tüm zorluklar önemini, problemlerim etkisini, sıkıntılarım gücünü yitiriyor. Nesin ki sadece bir nefes… Hadi artık buraya bir amaç için geldin, başla bakalım… Niye alıyorsun ki o nefesi bunları yapmayacaksan. Aaa, bir de bakıyorum başlamışım tıkır tıkır çalışmaya. Arada kalbim sıkışınca “hadi bak dünya dönmeyecek, senin dünyan böyle dönse başkasınınki dönmeyecek, onunki dönmezse bir sonraki etkilenecek.” Hadi bakalım,tıkır tıkır… Cevaplanmış telefonum, mailim yok maşallah. Konuşmam gereken herkes aranmış. Dinlemem gereken herkes dinlenmiş.
Saat 17.30, kapa bakalım şalteri, yeni bir devre aç. Servise biniyorum. Kusura bakmayın o saat benim. Müzik dinlerim, kitap okurum, uyurum, kime ne. O benim lüksüm.
Eve girdiğim andan itibaren aşçıyım. Efe ne yer, Engin ne ister? Mutfaktayım, 15 dakikam var, bir şey hazırladım hazırladım, olmadı Efe geldi zaten, bitti… Oyun oynamak benim işim, yerlerde yuvarlanmak, beraber çizgi film izlemek, sohbet etmek, “faaliyet” yapmak… Efe benden bıkıp kendi kendine oynamaya çekilince ben gene otomatik pilota bağlıyorum.
Engin geliyor eve, e aynı şeyleri yemiyoruz hiç birimiz. Hepimizin ayrı menüsü var. Ona da tabağı hazırlanıyor. Arada oturuyorum elbette. 5 dakikalık nefes terapisi. Tekrar tıkır tıkır… Günle ilgili sohbet de var programımızda. Engin kızıyor bana haberler izlemiyorum diye. Dünyadan habersizmişim, uzayda yaşıyor gibiymişim. Ama eminim o da farkındadır ekstra stres yüklenmemiş, öfkeye bulanmamış, ümitsizliğe kapılmamış bir eşinin olması ona da fayda. Varsın cahil olsun, aman sinirli olmasın da… En azından anlattıklarını anlayabiliyorum da oradan kurtarıyorum.
Efe uyumuşsa saatinde, ne yapacağımı şaşırıyorum. Muhtemelen Engin kendini kaptırmıştır çalışmaya, veya okumaya. Ben boştayım. Ne yapsam bilemiyorum ki. Kitapları okumalıyım, evi toplamalıyım, dinlenmeliyim, şu blog işini de çıkardım başıma, 3 yeni DVD var seyret beni diye bakıyorlar. Acaba balkonda müzik mi dinlesem? Ya da her şeyi unutup reiki mi yapsam? Bu kararsızlığa devam etsem hiçbir şey yapamayacağım, birinden başlamalıyım.
Öyle önemli değil yaptıklarım. Basit şeyler… Uyumaya gittiğimde evim pırıl pırıl, ofisteki işler tertemiz yarını bekliyor olmuyor. E mükemmel olamam. Bir şeyler yapmış olmak hiçbir şey yapmamış olmaktan iyidir. Benim dünyam böyle dönüyor işte. Efe’ nin dünyasını besliyor, Engin’ in dünyasını, müşterilerimin, iş arkadaşlarımın, müdürlerimin, birilerinin birilerinin… Düşünme, yap, sızlanma, üşenme, şikayet etme, sadece yap, dünya senin yaptığın küçük işlerin üzerinde dönüyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)